Türk demokrasisinin başlangıcı
Nisan 9th, 2009 Posted in Gazetelerden16 Şubat 1950’de yani 59 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi 5545 sayılı bir seçim yasasını ittifaka yakın bir sayıyla geçirdi; 341 kabul ve 10 ret (Mümtaz Arıkan, Tarihte Bugün sf. 56). 1946 seçimlerinde TBMM’ye üç parti girmişti, tabii ki hükümette olan CHP, sonra Demokrat Parti ve Millet Partisi.
Seçim kanunu hiç şüphesiz CHP’lilerin tasarımıyla ortaya çıkmıştır. Türk demokrasi tarihinde bir devrim sayılmalıydı; ikinci seçmenlik sistemi kaldırılıyor, vatandaşların her birinin doğrudan reyiyle milletvekilleri seçiliyor ve buna bağlı olarak gizli oy-açık tasnif sistemi getiriliyordu.
Batıda bile zor olmuştu
1946 seçimlerinde çok partili hayata girilmişti ama çift dereceli seçim ve açık oy-kapalı tasnif sistemi geçerliydi. Bu bakımdan 1950’deki kanun demokrasi tarihimiz için önemli bir dönüm noktasıdır çünkü seçim usulü demokrasinin bir yerde kendisidir. Britanya ve kıta Avrupa’sında bile genel oy hakkına, gizli oy-açık tasnife geçmek uzun mücadelelerle gerçekleşmişti.
1950 sisteminin en sakat tarafı; sandık demokrasisine dayanmasına rağmen her vilayetin bir seçim bölgesi olarak tutulması (İstanbul hariç) ve seçim bölgesinde de -çoğunluk sistemi dediğimiz- bir fark bile olsa en çok rey alan partinin tulum liste meclise milletvekili göndermesiydi.
CHP çok pişmandı ama DP iktidarın tadını almıştı
CHP’nin bu otoriter çoğunlukçu seçim sistemi anlayışı aslında o zihniyetin bir parçası olan Demokrat Partililer tarafından da benimsenmiştir. Ana muhalefet grubu adına Adnan Menderes çoğunluk sistemini mecliste savunmuş, CHP’liler adına da Başbakan Prof. Şemsettin Günaltay bu uzlaşmayı ifade eden bir sunuş ve konuşma yapmıştı.
Karşı çıkanlar sadece Millet Partililerdi. Gariptir, iki partinin de mürteci diye damgaladığı MP seçimlerde çoğunluk sistemi ve parlamento hayatında Senato’nun getirilmesini savunarak öbür iki partiden daha isabetli görüşler ileri sürmüştü.
1954’ten itibaren çoğunluk sisteminin kendi aleyhine çalıştığını gören CHP’lileri bu sefer nispi temsil sistemini (yani alınan oy oranına göre bir ilin milletvekili sayısının tespiti) savunma şampiyonu kesildiler. Ama Demokrat Partililer mutlak iktidarın tadını almıştı. Israr ettiler, şayet nispi temsil sistemine geçilerek 1960’ta erken seçime gidilse muhtemelen 27 Mayıs darbesi olmayacaktı. Tarih “Olsaydı” ile olmuyor.
1961 Anayasası hızla yürürlüğe girmiş sayılır. Darbeden 17 ay sonra seçimler nispi temsil sistemine göre yapıldı ve bu seçim sisteminin ilk cilvesi de ortaya çıktı: Koalisyon hükümetleri… İtiraf edelim, Türkiye koalisyon sistemini 1961-1965 arasında büyük bir olgunlukla götürmüştür.
Yeni sistem küçük partilere aşırı imkan verdi
Ne var ki, CHP son anda Adalet Partililerin muhalefetine rağmen diğer partilerle ittifak halinde yeni bir seçim sistemi getirdi. Bu dış örneklere rağmen en hasından bir Türk icadıdır. Küçük partilere aşırı imkân veriyordu. Bu sayede yüzde iki civarında rey alan Türkiye İşçi Partisi ilk defa TBMM’ye 15 sandalye ile girdi. Daha az rey alan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 11 sandalye kazanmıştı.
Her şeye rağmen seçmen istikrarlı davranmıştır. Adalet Partisi tarihinde görmediği kadar çok rey aldı ve mutlak bir biçimde iktidara geçti. Demek ki seçmen kararlı ise, daha doğrusu partiler onu ikna etmeyi bilmişse seçim sisteminin rolü pek yoktur, denge kurulur. Aksi takdirde dengeyi sağlayacak bir meclis dağılımı gerçekleşemez. Hatta tek başına hükümet bile zayıf kalır. Nitekim günümüzde tek parti iktidarı yaratmaya yönelik seçim sisteminin bile ne kadar dayanacağı şüphelidir.
Türkiye Tanzimat başından beri seçimle tanışmıştır. Uygulanan sistemlerin bazıları Karagöz perdesini andıracak yapıdadır ama gerçekçidir. Mesela Tanzimat başlangıcında vilayetlerde ahaliye vergi salacak Muhassıllık Meclisleri’ne yerli halktan temsilciler için yapılacak seçimin sistemi: Seçmen vasfına sahip, yeterli miktarda vergi veren, saygın ve yetişkin erkek nüfus toplanacak; önerilen adayı isteyenler bir tarafa, istemeyenler öbür tarafa geçecekti.
18 Mart 1877’de toplanan ilk Mebuslar Meclisi’nde mebuslar vilayet meclisleri ve belediye meclislerinin üye seçimi için kanunu tartışırken, taşra vilayetlerinin mebusları “Biz taşralarda Tanzimat başından beri seçim yapıyoruz, galiba İstanbullular ilk defa seçim görecekler” diyorlardı; ki bu doğruydu.
Aslında mebus dediklerimiz, yukarıdaki garip seçim usulüyle seçilen vilayet idare meclisleri üyeleri arasından adeta tayinle gelmişlerdi. İstanbul vilayeti 1908’deki genel seçimlere ve sonrakilere rağmen çağdaş seçimi ilk defa 1950’den itibaren görmüştür.
1950 seçimlerinde ilk kez gizli oy-açık tasnif sistemi uygulandı.
Demokrasimizin aksaklıkları hiç değilse sandığı kapsamıyor
Bununla beraber yaşanan tarihi küçümsemeyelim. Bu ülkede 60 yıl kesintisiz seçim yapıldı. Hatta darbelere, anayasa değişikliklerine rağmen seçim dönemleri pek aşılmadı ve Türk halkı usulüne uygun rey vermeyi alışkanlık edindi. Adil seçimin çoğu ülkede bir problem olduğu ve seçimlerin beynelmilel gözlem konusu haline geldiğini unutmayalım.
Demokrasimizin aksaklıkları hiç değilse sandığı kapsamıyor. Demokrasi ve seçim bir usul meselesidir, usule soğukkanlı bir biçimde uyulur ve kanun uygulanır. Yani iradeler saptırılsa da sandığa atılan reyin kutsiyetinin korunması gerekir.
General Nurettin Türsan’ın “Anılar”ı
Kendisine ısrar ettim ve nihayet hatıratını çıkardı. Eksik olmasınlar, buna teşekkür ediyor ve bu ısrarımı “sataşma” diye niteliyorlar. Emekli General Nurettin Türsan Paşa’dan söz ediyorum.
Her zaman söylediğim gibi; ordumuzda Prusya tipi tarih bilen, harita tetkiklerine düşkün, yazan ve tabii hayatında cumhuriyetçi stratejileri uyguladığı için de eski Fransız ordusunun kurmayları gibi özgün tarafları olan askerimiz. Sayısını artık benim bile bilmediğim askeri tarih araştırmaları ve stratejik etütlerin yanında bu yıl Arma Yayınları “Anılar”ını yayınladı.
II. Cihan Harbi’ne ait hatırat külliyatımız olduğu söylenemez, hatta sayıları çok azdır. Özellikle harbin genç komutanları ve genç bürokratları çok şey yazsalar da nedense hatırat kaleme almamışlardır. Mesela Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun yakın maiyetinde çalışan, Mülkiye’nin parlak mezunlarından, o zamanki maliye müfettişi sonra Ecevit kabinesinde bakanlık yapan Cahit Kayra da bunlardan biridir.
Nurettin Paşamıza ve Tümgeneral Muzaffer Erendil’e hep hatırat yazmaları için ısrar etmişimdir. II. Cihan Harbi gibi Türkiye’nin sıkıntılı döneminde nasıl bir manzara hâkim olduğunu başka türlü öğrenmemiz kabil değildir.
Nurettin Türsan Paşa Kuleli Lisesi’nden itibaren askerlik hayatını bu kitapta ele aldı, son derece serbest bir üslupla, çok çarpıcı manzaralarla… Bir tanesini zikredeyim. Genç teğmen Nurettin Türsan harp yılları içinde bir gece üşüttüm zannediyor. Müthiş karın ağrısı var, üstelik bir de karın nahiyesini sıcak tuğla ile ısıtıyor ve sabah yanı başındaki mevki hastanesine gidiyor. Halini gören genç tabip yüzbaşı bir hemşire çağırarak derhal ameliyat masasını hazırlatıyor, narkoz falan hak getire, tentürdiyotla ameliyat yeri adamakıllı temizleniyor ve o halle apandisit ameliyatı yapılıyor. Usta cerrah “Üç saat daha gecikse işinin bitmiş olacağını” söylüyor. Aynı günlerde, sevilen ve yetenekli bir general apandisit ameliyatı için yattığı masadan kalkamamış.
Savaş içinde ve sonrasında asker karargâhın ve talim alanlarının durumu, Trakya sınırında savaş hazırlıkları bilmemiz gereken yönleriyle tasvir ediliyor. Hiç iç açıcı bir manzara değil. Nurettin Türsan Paşa’nın kaleminden de izliyoruz ki; bir ömrün içinde Türkiye çok çetin yollardan geçmiş ve önümüzde daha çetin yollar var.
Milliyet / Prof. Dr. ilber ortaylı



























You must be logged in to post a comment.