Sormadan Önce bi araştır

Katip Çelebi’nin 400. Doğum Yıldönümü Kutlamaları

29 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

UNESCO, 2007 yılında gerçekleştirdiği 34. Genel Konferansı’nda 2009 yılında kutlamalarına iştirak edeceği yıl dönümleri listesine Kâtip Çelebi’nin 400. Doğum Yıl Dönümü’nü dâhil ettiğini resmen ilan etmiştir.

UNESCO’nun 2009 yılında iştirak edeceği “Katip Çelebi’nin 400. Doğum Yıldönümü Kutlamaları” kapsamında, Bakanlığımız çeşitli birimleri ile gönüllü kamu kurum ve kuruluşlarının vakıf ve derneklerin katılımı ile etkinlikler gerçekleştirilecektir.

Hayatı :

Kâtip Çelebi, XVII. yüzyıl Türk ilim dünyasında pozitif ve hür düşünceyi temsil eden en önemli simalarındandır. Eserlerinin değeri ve önemi dolayısıyla gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda gerekse Batı’da büyük ilgi uyandırmıştır.

Daha fazla »


Ayasofya Medresesi

29 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

Yavuz ÖZDEMİR*

İstanbul’u aldıktan soma Fatih ilk iş olarak Ayasofya’ya gelerek burada toplanmış olan Bizans halkına hitaben can, mal ve din özgürlüklerinin kendi teminatında olduğu konusunda güvence verdi. Harap ve bakımsız durumda olan Ayasofya’yı camiye çevirerek onarıma aldırdı. Fatih ve ondan soma gelen Osmanlı Padişahları da fetih sembolü olarak kabul edilen Ayasofya’ya büyük önem verdiler ve bu konuda hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Ayasofya’nın kutsal hikmet manasına gelen Grekçe adının dahi değiştirilmediğini düşünürsek Türkler’in ne kadar hoş görülü oldukları daha iyi anlaşılır.

Özellikle II. Selim döneminde Mimar Sinan’ın yapmış olduğu destek payandaları ve onarımlar sayesinde yapının günümüze kadar ulaşması mümkün olabilmiştir. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde Fossati kardeşlerin yaptıkları restorasyon çalışmaları da önemli yer tutar. Cami’ye çevrildikten sonra İslam inancı gereği Ayasofya’nın içinde bulunan figürlü mozaiklerin üzerleri ince bir sıva ile örtülmüş, bu uygulama ile bir bakıma bunların korunması sağlanarak günümüze kadar ulaşabilmeleri mümkün olmuştur.

Daha fazla »


Göbeklitepe

19 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

The Beginning of the End for Hunter-Gatherers; Written by Graham Chandler; Photographed by Ergun Çağatay

megaliths at Gobekli Tepe megaliths at Gobekli Tepe megaliths at Gobekli Tepe megaliths at Gobekli Tepe megaliths at Gobekli Tepe
Each slab taller than a person and sculpted with diverse animal images, the 11,600-year-old megaliths of Göbekli Tepe are arranged in circles—four have been excavated so far. Their T-like shape is believed to be a human effigy, with the crossbar representing the “head,” and “arms” made up of carving down the sides. The carved lion, far right, is a uniquely three-dimensional sculpture.

When archeological surveyor Bruce Howe clambered to the top of the mound called Göbekli Tepe (“hill with a belly”) near the southeastern Turkish town of S¸anlıurfa in 1963, he recorded a plethora of flints and what he thought was a small T-shaped gravestone on its top. The unusually dense concentration of flints on the 15-meter (50') knoll was somewhat puzzling, though the “gravestone” was routine, and he dutifully logged everything and moved on with his survey. The University of Chicago investigator had no idea what lay beneath his feet.

Sprawled before us today in the thirsty mid-morning heat of early September are dozens of megalithic monuments two to three meters high (6½-10′), arranged Stonehenge-like in four separate circles 10 to 30 meters (33-100′) across. In the center of each stand two taller monoliths, their flat and faceless heads staring southeast over the vast Mesopotamian plain, where, it is generally accepted, the planet’s first agriculture bloomed. Sculpted onto most of the monuments are effigies of foxes, bulls, vultures, snakes, boars and spiders; one bears a highly artistic rendering of a feline resembling a lion. Chair-high rock benches link most of the standing stones and there are bowl-sized depressions in front of a few of the stones, possibly for offerings. Daha fazla »


En Eski İstanbullu

11 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden, Tarih, İstanbul | Yorum yok »

Yenikapı Marmaray istasyonu inşaat alanında 8 bin 500 yıllık mezar bulundu. Kemikleri bulunan kişinin bilinen en eski İstanbullu olduğu belirtilirken tarihi mezarda ilginç ayrıntılar vardı.

Ömer Erbil’in haberi    /FOTOĞRAFLAR: Ozan Güzelce

Marmaray metro projesi kapsamında Yenikapı’da sürdürülen arkeolojik kazılarda, daha önce “Kepçe girsin mi girmesin mi?” tartışmalarının yaşandığı bataklık alanda 8 bin 500 yıllık bir mezar bulundu. Bilinen en eski İstanbullu’ya ait olduğu belirtilen mezarın daha önce bulunanlardan farklı yanları var.

Marmaray çalışmasının uzaması üzerine, Yenikapı’da Neolitik (Cilalı Taş Devri) döneme ait eserlerin bulunduğu bataklığa iş makinelerinin sokulması gündeme gelmişti. Kasım 2008’de yaşanan tartışmada, uzman arkeologlar, eserlerin doğal koruyucusu olan bataklıkta arkeolojik araştırmaların devam etmesi gerektiğini belirtmiş ve “Buraya iş makinesi sokulamaz” demişti. Tartışmalar sürerken kazılarda “urne” tipi tarihi mezarlar bulunmuş, bunun üzerine Kazı Başkanı ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Dr. İsmail Karamut da kazıya el yordamıyla devam edeceklerini söylemişti. Daha fazla »


Fatih’in peşinde olduğu gerçek fetih

10 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden, İstanbul | Yorum yok »

Fatih’in iki resmî tarihçisi vardı. Birisi Kritovulos adlı bir Rum’dur, öbürü de Tursun Beğ’dir. Çok farklı birikimlerden gelen bu iki tarihçinin aynı fetih olayına farklı pencerelerden bakmış olmaları ilginç bir manzara ortaya çıkartmıştır.

Kritovulos, Bizans’a daha yakın düşen bir Fatih portresi yontmakla meşgulken, Tursun Beğ’in onun İslam geleneğiyle irtibatını vurgulamış olması değerli ipuçları uzatmaktadır önümüze. Tursun Beğ’in tarihinde dikkatimi çeken pasajlardan birisi, fethin gerçekleştiği gün, yani bu yazıyı yazdığım dakikalardan 555 güneş yılı önce Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya ile bir miktar hasret giderdikten sonra kubbeye çıkışını anlatır. Bıyıkları henüz terlemiş, belki de sakalları bile daha gürleşmemiş olan bu genç adamın, fethin sembolü olacak Ayasofya’nın kubbesinde ne işi vardır dersiniz? Henüz fethin buğusu üzerinde tüterken, İstanbul’u ruhuna içirircesine derin derin seyretmiş ve… Daha fazla »


Abdülhamid devri Anadolu toprağına ne kattı?

10 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

Mustafa Armağan’ın Kitap Zamanı’nda çıkan bir yazısı

Osmanlı İmparatorluğu’nu “müthiş bir belirsizlik bölgesi” ve tarihçilerin önüne konmuş “büyük bir bilmece” olarak gören Fernand Braudel, mevcut bakışlarımızın karşımızdaki gerçeği anlamaya yetmediğini, dolayısıyla daha fazla çalışmak gerektiğini söylemişti.

Osmanlı tarihi, uzun yıllar sabit ve hakkında son söz söylenmiş bir olgu olarak resmedildi. 1920’lerin ve 1930’ların tarih alanına getirdiği vurgu değişikliği, geçmişin tek bir karede dondurulabileceği yanılgısını da beraberinde taşımış oldu. Buradaki Osmanlı resmi, gelişmeyen, durağan ve pıhtılaşmış bir köhne kimliği tespit ediyordu. Bu görüş, yarı resmi bir tarih anlayışı şeklinde on yıllar boyu halkın ve tarihçilerin Osmanlı tasavvuruna bir “Roma katakombu” vazifesi gördü. Daha fazla »


Vahdettin kaçtı mı, kaçırıldı mı?

10 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden, Genel, Tarih | Yorum yok »

[Yazının baş tarafı vardır]……7 Mart 1924 günkü “Akşam” gazetesinde çıkan şu habere ne diyeceklerini merak ediyorum:

“Dün, Meclis’teki en mühim hadise, Gazi Paşa’nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa Osmanlı hanedanına mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:

- “Olamaz!” diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor: Daha fazla »


Osmanlı sadrazamları

9 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

Sadrazamlık 17’nci yüzyıldan beri bugün İstanbul Valiliği binasının bulunduğu yerde bir konakta faaliyet gösterirdi. O vakte kadar sadrazamların konakları bile şahsiydi. Maiyetindeki memurların çok azı; yani nişancı, reisülküttab gibileri devletin merkez bürokrasisinin vazifelileriydi.
Burada vazife kelimesi maaş anlamındadır, diğerleri veziriazamın kapıkulu halkıydı. Sadrazamın, Anadolu ve Rumeli’deki muhteşem haslarından gelen gelir, bundan başka padişah atiyyesi birtakım tahsisat ve şuna dikkat edelim pişkeş denen, bir yere tayin edilenlerin kendisine verdiği resmi hediyelerden oluşan geniş bir geliri vardı ki; maiyetini buradan beslerdi.
19’uncu asırda bile büyük valilerin birtakım memurları bu statüdeydi. Merkez bürokrasisinin kuvvetlenmesi, anonim bir kimlik kazanması Tanzimat ve II. Abdülhamid devirlerine ait gelişmedir ve II. Meşrutiyet devrinde kuvvetli Maliye Nazırı Mehmet Cavid bey sayesinde ilmi bir bütçe ve barem kanununun çıkarılmasıyla, memuriyet paşaların değil, devletin rüknü haline getirilmiştir.
Osmanlı sadrazamları üzerinde bizim yarı aydın çevrelerimizde çok farklı değerlendirmeler dolaşır. Bunlardan bir tanesi sadrazamların padişahın emir kulu olduğu ve yolsuzluk yaptığıdır. Şu kadarını söyleyelim, başbakansız hükümdar olmaz. Ne 14. Louis’yi ne Kraliçe I. Elizabeth’i hele Victoria’yı ne de büyük Napolyon’u başbakansız düşünebilirsiniz.  Daha fazla »


Türk demokrasisinin başlangıcı

9 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

16 Şubat 1950’de yani 59 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi 5545 sayılı bir seçim yasasını ittifaka yakın bir sayıyla geçirdi; 341 kabul ve 10 ret (Mümtaz Arıkan, Tarihte Bugün sf. 56). 1946 seçimlerinde TBMM’ye üç parti girmişti, tabii ki hükümette olan CHP, sonra Demokrat Parti ve Millet Partisi.
Seçim kanunu hiç şüphesiz CHP’lilerin tasarımıyla ortaya çıkmıştır. Türk demokrasi tarihinde bir devrim sayılmalıydı; ikinci seçmenlik sistemi kaldırılıyor, vatandaşların her birinin doğrudan reyiyle milletvekilleri seçiliyor ve buna bağlı olarak gizli oy-açık tasnif sistemi getiriliyordu.

Batıda bile zor olmuştu
1946 seçimlerinde çok partili hayata girilmişti ama çift dereceli seçim ve açık oy-kapalı tasnif sistemi geçerliydi. Bu bakımdan 1950’deki kanun demokrasi tarihimiz için önemli bir dönüm noktasıdır çünkü seçim usulü demokrasinin bir yerde kendisidir. Britanya ve kıta Avrupa’sında bile genel oy hakkına, gizli oy-açık tasnife geçmek uzun mücadelelerle gerçekleşmişti.
1950 sisteminin en sakat tarafı; sandık demokrasisine dayanmasına rağmen her vilayetin bir seçim bölgesi olarak tutulması (İstanbul hariç) ve seçim bölgesinde de -çoğunluk sistemi dediğimiz- bir fark bile olsa en çok rey alan partinin tulum liste meclise milletvekili göndermesiydi.  Daha fazla »


Friedman ve Neo-Osmanlılar

9 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

Türkiye tıpkı George Friedman’ın söylediği gibi bölgesinde lider olabilir. Doğru, bu potansiyel var. Ama ülkemizin ileri gelenleri ne bu halkı ne de coğrafyayı iyi biliyor. Henüz etrafı iyi tanımayan, mahallenin yeni sakini gibiyiz

ABD’nin ünlü strateji enstitüsü Stratfor’un başkanı George Friedman Türkiye’nin bölgesinde gücünü arttırdığını ve bu yüzyılın ortalarında hem bölgenin lideri olacağını, hem de dünya ekonomisinde takriben onuncu sıraya oturacağını ifade etmiş.
Bizim çocukluğumuzdaki milletler ailesinin sakin ve fakirce ülkelerinden biri olan Türkiye’nin bugün ilk yirmilerin içinde olduğunu ve dış politikadaki sessiz tutumunu eğri veya doğru çıkışlarla terk ettiğini göz önüne alırsak; bu değişimin ülkenin iç gelişimi ve dış dünyadaki çalkalanmalar dolayısıyla kaçınılmaz olduğunu tespit etmeliyiz.

Saldırgan milliyetçilik burada uygulanmadı
Zira Türkiye bir imparatorluk olarak parçalandığı için 19’uncu asra has milliyetçilik ve 20’nci asırdaki entegralist bütünlükçü denen bir birey yok; “Sadece milletin ve ırkın geleceği söz konusudur” tarzında bir topyekun örgütlenmeci ve saldırgan milliyetçiliği tatbik edememiş ve etmemiştir.
Yakın gelecekte de Türkiye devraldığı sanayi teknolojik miras ve asıl önemlisi genç nüfusuyla avantajlı durumda, bu nedenle Friedman’ın ve başka bazılarının öngördüğü istikbale yürüyebilir. Daha fazla »


Osmanlı’daki Kuzey Irak ve bugünkü Kuzey Irak

9 Nisan 2009 'de yazıldı Gazetelerden | Yorum yok »

Tarihte Kürdistan olmadığı hep tekrarlanır, doğrudur. Sovyetler Birliği, İkinci Cihan Harbi’nin ortasında Basra Körfezi üzerinden Batılıların yardımını almak için bir bağlantı kurmak zorundaydı. İngiliz kontrolündeki Irak sınırına kadar Batı İran ve Azerbaycan mıntıkası işgal edildi; Sovyetler işgal bölgesindeki Kürtler için Mahabad Cumhuriyeti’ni kurdurdular.
Bu cumhuriyetin tarihi, bir kukla hükümet kurmanın ötesinde Kürtler için çok önemlidir ve Mahabad sanıldığı gibi sadece solcu bir cumhuriyet değildir. 1,5 yıl içindeki ihtilaflar, gruplaşmalar ve olaylar göstermiştir ki ömrü kısa olan bu devlet, gelecekteki Kürt hareketi içindeki renkleri ve sorunları da ihtiva ediyordu.
Dönem içinde Cafer Pişaveri başkanlığında İran Azerbaycan’ında da bir halk cumhuriyeti kurulmuştu. Savaş kazanıldı, Sovyetler kurdurdukları iki cumhuriyeti Batılılarla yaptıkları antlaşma gereği harcamak zorunda kaldılar. İran kuvvetlerinin dönüşü kanlı oldu.
Nedir ki, o günden sonra Kuzey Irak da Kürt hareketine mekan oldu. Osmanlı tarihindeki Kürdistan bugünkü Hakkari (Çölemerik), Irak içindeki Zaho ve Süleymaniye’ye kadar uzanır. İdari bakımdan bu bölge Kürdistan diye anılırdı.
Şüphesiz ki bölgenin dışında da Kürt aşiretleri vardı. 19’uncu asırda bu bölge müstakil bir sancak olarak doğrudan merkeze bağlanmıştır ve Şehr-i Zor sancağı veya livâsı adını taşır. Bölgede yoğun olarak bulunan Müslüman Kürtlerin yanında Kürtçe konuşan Nasturi Hıristiyanların ve Kürtçe konuşan Yahudilerin bulunduğu açıktır. Bu son iki grup İkinci Cihan Savaşı’nı izleyen 40 yıl içinde bölgeden tamamen çekildiler.

Bir ülkeyi yabancılar inşa edemez
Zamanımızın internet sitelerinde ve medyada gösterilen geniş Kürdistan haritasının bugünkü politikalar tarafından yönlendirildiği ve bir hedef olduğu açıktır. Halihazırda Kürdistan denen bölge Irak’ın işgalinden sonra yaratılan bir statüdür. Daha fazla »