Filistin’de Osmanlı dönemi
Şubat 8th, 2009 Posted in Gazetelerden, Karma, TarihHuzurlu Osmanlı dönemi
Şu bir tarihi gerçektir ki; Filistin, Suriye ve Lübnan tarihlerinde görmedikleri huzur
ve barışı Osmanlı egemenliğinde geçirdikleri dört asırda yaşamışlardır.
Yavuz Sultan Selim Han 1517 yılında bugün ordularıyla Kahire’yi kuşattı. Yılın en uygun mevsiminde ağır toplarla donanmış, çağı için modern bir orduyu bütün askeri ve mühimmatıyla Sina Çölü’nü aşırarak getirmişti.
Bugünün Gazze’sinde başarılı bir muhaberenin ardından Kahire civarında Ridaniye’de Memlukları kesinlikle mağlup etmişti. Buna rağmen Memluk hükümdarı Tumanbay ani bir baskınla Kahire’yi Yavuz Selim’in ordusundan almaya çalıştı ve Memluk direnci birkaç gün sürdü.
Memluklar adı üzerinde Kafkasya, Deşt-i Kıpçak ve Maveraünnehir yani Orta Asya Hazar havalisinden getirilen köle veya istihdam edilen askerlerdir. Hepsi de isimlerini ve ülkelerinde öğrendikleri savaş tekniklerini muhafaza etmişlerdir.
Aralarında Kafkas dilleri ve Türkçe konuşurlardı, hatta küçük bir kısmı dışında çoğu Arapçayı da iyi bilmezdi. Bununla beraber Memluklar hakimiyeti Ortadoğu’nun bu kesimini İlhanlı-Moğol istilasından kurtarmış; Suriye, Filistin ve Lübnan’da kendine özgün renkli bir dönem yaşanmasını sağlamıştır.
Türk orduları bundan 400 sene kadar sonra Bahriye Nazırı ve Arabistan Umum Komutanı Cemal Paşa’nın sevkiyle çölü bir daha geçmeye çalışacaklardır. Ama zamanlama hatası, tecrübesiz komutanlar, yanlış strateji ve müttefik Almanların dürüst olmayan telkinleri o Mısır seferini faciaya dönüştürdü. Her şeyden evvel olumsuz coğrafi şartlar ve İngilizlerin kanal savunmasına karşı hazırlıksız çıkış, askere ağır kayıplar verdirdi.
Yavuz Sultan Selim Han hanedanın içinde, yıldırım savaşı yöneten bir mareşaldi denebilir. 1516’da çıktığı sefer Memluklara yönelikti, önce Halep yakınında Mercidabık’ta kazandığı zaferle bugünkü Suriye, Lübnan ve Filistin’i ele geçirdi. Sonra devam etti ve Mısır seferine başladı.
Açıktır ki mühimmat depolamak, teçhizatı yenilemek, ordunun disiplini ve beslenmesini sağlamak, fethedilen ülkede yerleşip bütünleşmek, üsler kurup Mısır’a yönelmek tasavvurun fevkinde mükemmel askeri ve idari örgütlenme yeteneği ve komutan dehası ister. Çağdaş orduların bile bu bölgelerde ne kadar meşakkat çektiği ve sükûneti sağlayamadığı açıktır.
1516-17’deki seferle ele geçen bu topraklar ancak 1917-18’de bir harple elden çıktı. Karşımızda zamanın en motorize ordusu Britanya vardı ve onların yerli müttefikleri olan ayaklanan Arap kabileleri… Kuşkusuz bu ayaklanma bütün Arap dünyasını kapsamaz.
Yerli ve yabancı askeri tarih tetkikleri gösteriyor ki; Osmanlı imparatorluk ordularının buralardan çekilmeleri sırasında askerler dayanıklılık ve cesaretleriyle, genç komutanlar ise askeri bilgileri ve dirayetleriyle öne çıkmıştır. Komuta kabiliyeti eksik olan, Cemal Paşa ve yanındaki Alman müşavir komutanlardı.
Arabistan kıtası şüphesiz elde kalacak değildi, muhtemelen daha geç kaybedilecekti; imparatorluklar parçalanmak için kurulur. Sınırlar bugünkünden farklı olacaktı ve bugünün Arap dünyası da daha müttehit yani birlikte ve daha hazırlıklı kadrolarla bağımsızlığa adım atacaktı ve mutlaka siyasi harita bugünkü gibi parçalanmış değil daha değişik olacaktı.
Tarihi değerlendirme “Olsaydı, böyle olurdu…” diye yapılamaz. Ama şurası bir tarihi gerçektir ki; Filistin, Suriye ve Lübnan bütün tarihlerinde görmedikleri huzur ve barışı bu dört asırda yaşamışlardır.
Yabancı enstitülere karşı çıkmak lüzumsuz
19’uncu asırda Osmanlı Türkiyesi’ndeki en önemli gelişmelerden biri yabancı misyonların kurduğu okullardır. Bunlara karşı Tanzimat’ın büyük adamlarının tavrı açıktır. “Okullar imparatorluk menfaatine ve ideolojisine aykırı kuruluşlardır ama önlemek mümkün değildir. İnsanlar ne yapsanız Fransızca eğitim görmek isteyecekler ve bunun getirdiği fayda ve açtığı kapılardan yararlanacaklar, o takdirde bu işi biz yapmalıyız.”
1860’ların Ali ve Fuat paşalar gibi uyanık Tanzimat adamları “O takdirde kendi Fransızlaşmamızı kendimiz yapalım” deyip Galatasaray Lisesi’ni (Mekteb-i Sultani) kurdular. Mükemmel Türkçe dil-edebiyat eğitiminin yanında, Fransız dili ve edebiyatı da aynı mükemmellikte öğretildi. İmparatorluğun hem Türklerden hem diğer milletlerden Osmanlılara çağdaş bürokrasisi böyle yetişecekti.
Ehliyetsiz arkeolog
Batı ilminin Osmanlı’ya girişi lise eğitimi, mühendislik ya da tıp ile sınırlı kalmadı. Unutmayalım, arkeolojik yağmadan söz ediyoruz. Heinrich Schliemann tipi bir dahi fakat ehliyetsiz arkeologun Troya’da bulduğu nesnelerin gerçek Troya katmanıyla ilgisi yoktu. Osmanlı’ya Türkler tarafından yönetilen bilimsel arkeoloji çok sonraları Osman Hamdi Bey, onun yakınları ve halefleri sayesinde girdi. Bundan önce Osmanlı topraklarındaki arkeolojik tetkikler gerçekten başlangıçtı. Bireysel teşebbüsler, hatta bazıları kuralsız yapılan kazılardı ve tarihi malzemeye zarar vermiştir.
20’nci yüzyılın başında Kahire, İstanbul, Madrid, Bağdat ve Tahran’da Alman Arkeoloji Enstitüleri kuruldu. İstanbul’da faaliyete devam ediyorlar. Lübnan iç savaşı döneminde Beyrut’taki Alman Şark Enstitüsü kendisine huzurlu bir yer aradı ve İstanbul’da şube kurdu.
Stefanos Yerasimos müdürlük yaptı
Türkiye sanat tarihine ulusalcı bakış açısı getiren ve İstanbul ve Anadolu’daki tetkikleri bugün bile geçerliliğini koruyan Albert Gabriel 1930’da İstanbul’da Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nü kurdu. Bu enstitü Fransız arkeologların dışında Bizans uzmanlarının hatta Robert Mantran, François Georgeon, Michel Balivet, Thierry Zarcone, Remy D’or gibi Fransız Türkolojisini temsil eden ünlü uzmanların da çalıştıkları yer oldu. Stefanos Yerasimos buranın müdürlüğünü yaptı.
Şimdi de ünlü sosyologumuz Nora Şeni doğduğu şehirde bulunan bu enstitünün başına gelmiştir. Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü kısaca IFEA Alaksandr Dumesil gibi 20’nci yüzyılın ünlü filologunun da çalıştığı bir merkezdir ve enstitü bugün onun adıyla anılıyor.
Avrupa ülkeleri bütçeyi kıstı
Ne var ki enstitünün bütçe kısıntısına gittiği, zaman zaman İstanbul’da akademik kurumlarla bağımsız çalışma imkanının azaldığı görülüyor. Umumi bir dert, Avrupa ülkeleri dış dünyadaki akademik kurumlarına daha az bütçe ayırma, dolayısıyla oralı akademisyenlerle daha az birlikte iş yapma eğilimine girdiler.
1958’de İstanbul’da kurulan Hollanda Araştırma Enstitüsü Hollandalıların Türkiye’deki arkeolojik araştırmalarını yönetiyor ve zengin kütüphanesiyle hizmet veriyor. İsveçlilerin daha az etkin ama seminer ve toplantılar düzenleyen böyle bir bölümü var. 1947’de kurulan Britanya Enstitüsü Ankara’dadır. Geç zamanda 1982’de kurulan Türkiye’deki Amerikan Araştırma Enstitüsü henüz öbürleri derecesinde zengin bir kitaplığa sahip değil ama araştırmaları destekliyor. Mazide de Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinde Çarlar Rusyası’nın da bir arkeoloji enstitüsü vardı. Birinci harpten sonra kapandı.
Benzer kurumları biz de açmalıyız
Bu gibi yabancı araştırma enstitülerine karşı çıkmak lüzumsuzdur. Aslında bizim de Orta Asya’da ve zengin arşivlerin bulunduğu Moskova’da, Tahran’da, Şam’da, Kahire’de ve Atina’da benzer enstitüleri kurmamız lazım. Artık Türk gençleri de yurtdışında araştırmalara başladılar ama büyük sıkıntılar çekiyorlar. Dünyanın birbirini tanıması için bu gibi araştırma enstitüleri kurması emperyalist amaçlı (!) bilimsel faaliyetler demek değildir. Herkesin yerkürede ne olmakta olduğunu izlemesi gerekir.
Prof. Dr. İlber Ortaylı / Milliyet -25 Ocak Pazar



























You must be logged in to post a comment.