Ayasofya I
Kasım 6th, 2008 Posted in İstanbulAyasofya`ya en zulmü haçlılar yaptı. Ortaçağda yaşamış Fransız tarihçi
Villehardouin, 1204 Haçlı yağmasını `Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu
kadar çok ganimet kazanılmamıştır` diye anlatır. IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul yağmalanırken Askerler kiliseye katırlarla ve Fransız bir fahişeyle beraber girerek alem yaptılar. . Talana yetişemeyen Katolik askerler ise Ayasofya `nın şifalı olduğu, böbrek ve göğüs ağrılarına iyi geldiği söylenen sütunlarından parçalar kopartmaya giriştiler. Ayasofya`da yapılan yağmanın miktarı o kadar büyüktü ki yüklenen eşyaların ağırlığı altında hareket edemez hale gelip oldukları yere yıkılan katırlar da kılıçlarla parça parça edildi. İstanbul`u işgal eden Haçlılar ordusunda bulunan Robert de Clari Ayasofya`nın `yağma` öncesi halini şöyle anlatıyordu: “Bu mabedin bütün kapıların kilit ve sürgüleri som gümüşten idi. Paha biçilemeyecek değerde olan mihrabın yakınında ondört ayak uzunluğunda som altından bir ayın masası vardı ve bunun üzeri değerli taşlarla süslüydü. Mihrabın etrafındaki sütunlar da gümütendi. Kilisede yer alan on kadar avizenin herbiri insan kolundan kalın gümüş zincirlerle asılıydı…“ Buna karşılık Türkler İstanbul`u fethettikleri zaman Ayasofya`yı çırıl çıplak buldular. Anlatılmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çoğu; altın, gümüş ve değerli taşlarla süslü olan her şey, Haçlılar tarafından yağma edilmişti. Mabed bakımsızdı. Nitekim bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey şu sözlerle anlatıyor: “Onun rahnesine taş koyacak bir mimar kalmamış, mamur olarak sedece bir kubbesi kalmış.. Padişah-ı Cihan bu binayi harab ve yebab (yıkık) görünce, ahir harap olmasın deyüp tamirini ve bakımını emretti.`
Fatih Sultan Mehmet şehrin fethinden sonra Ayasofya’ya gelmiş. Tursun Bey’in ifadesine göre kubbeye kadar çıkan Fâtih Sultan Mehmet binanın ve çevresinin harap görüntüsü karşısında meşhur Farsça beytini söylemiştir. Tursun Bey, Fâtih Ayasofya’ya girdiğinde “vakta ki bu binay-ı hasisün tevabi ve levahikin harab u yebab gördü” der ve Sadî’nin şu meşhur Farsça beytini söylediğini rivâyet eder;
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb
Yani;
Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor
Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.
Sonrasında malum üzere şehirdeki ilk Cuma namazı bu mabedde kılınmıştır.
Mabedin için bulunan mihrap Fatih zamanına ait değildir. Daha sonraları yapıldığı bilinmekte.
Mihrabın hemen üstünde mavi kuşak olarak Bakara Süresinin 255. ayeti Ayet-el Kürsi görülmektedir.
Mihrabın hemen üzerinde “Zekeriyya, Meryem’in bulunduğu mihrâba her girdiğinde” anlamına gelen “Küllemâ dehule aleyhâ Zekeriyyal Mihrabe” (Ali İmran, 3/37) yazılıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de mihrab sözcüğü ve çoğulu şu âyetlerde geçmektedir. Kudüs’te Mescid-i Aksa bünyesinde, Meryem’in barındığı bir bölme anlamında şöyle kullanılmıştır: “Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya’nın himayesine bıraktı. Zekeriyya meryem’in bulunduğu mihrâba her girdiğinde onun yanında yiyecek, rızık buldu. “Bu, sana nereden geldi ey Meryem?” dedi”. Meryem; “O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır” (Ali İmrân, 3/37).
Bu arada bir çok mihrabın üzerinde Bakara süresinden bir ayet olan “Fevelli vecheke şatral-Mescidi’l-Haram” yazmaktadır. Anlamı ise “Ey! Muhammed yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir”.

- 19. yy. ortalarında dönemin büyük ustaları tarafından yazılan bu kaligrafiler birer şaheserdir. Hattat Mustafa İzzet Efendi`nin imzasını taşıyan ve dünyanın bilinen en büyük hüsn-i hat levhalarda Allah, Hz. Muhammed, 4 Halife ve Hasan-Hüseyin isimleri yazılıdır. Medresenin ve türbelerin yıktırıldığı 1935 yılında cami, müzeye çevrilince bu levhalar sökülüp başa yere taşınmak istenmiş, ancak kapıdan çıkartılamayıca Kaldırılan levhalar, Ayasofya`nın Hünkâr Mahfili tarafındaki köşesinde üst üste istif edilerek, rutubet ve havasızlık içinde çürümeye terk edilmişti. bu karardan dört yıl sonra, Remzi Oğuz Arık başkanlığında toplanan bir komisyon, -İstanbul Müzeler Genel Müdürü Aziz Ogan`a rağmen- levhaların eşsiz Osmanlı eseri olduğu, uzaktan görülmek üzere yapıldığı ve Ayasofya `nın nispetleri gözetilerek yazıldıkları için, başka yerde teşhirlerinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle eski yerlerine konmasına karar verdi. Ancak ödenek `bulunamadığı` için, bu karar 22 Ocak 1949`da, ancak on yıl sonra uygulanabildi!



























You must be logged in to post a comment.